Tarihte bazı toplumlar üreterek zenginleşir, bazıları ise borçlanarak zenginleştiğini zanneder. Aradaki fark, refah dönemlerinde anlaşılmaz; gerçek ortaya ancak hesap vakti geldiğinde çıkar. Türkiye’nin son on yılına dönüp baktığımızda, tam da böyle bir gerçekle karşı karşıyayız. Uzun süre zenginleştiğimizi düşündük. Oysa gerçekte olan, zenginleşmekten çok zengin yaşamak oldu. Türkiye ekonomisini anlamaya çalışırken çoğu zaman faiz oranlarına, döviz kurlarına, büyüme rakamlarına ve enflasyon verilerine odaklanıyoruz. Oysa meselenin özü yalnızca ekonomi politikalarında değil; toplum olarak refaha, tüketime ve zenginliğe bakışımızda yatıyor.
Uzun yıllar boyunca sanki ülkenin altından yeni petrol yatakları fışkırmış gibi yaşadık. Sanki dünyanın üretim merkezleri Türkiye’ye taşınmış, kaynaklarımız sınırsızmış gibi davrandık. Kazandığımızdan fazlasını harcadık, ürettiğimizden fazlasını tükettik. Sahibi olmadığımız otomobillere bindik, sahibi olmadığımız evlerde oturduk, gelecekte kazanacağımız gelirleri bugünden harcamayı normalleştirdik. Oysa Türkiye hiçbir zaman düşük enflasyonlu, yüksek tasarruflu ve güçlü sermaye birikimine sahip bir ülke olmadı. Türkiye tarihsel olarak bir enflasyon ülkesidir. Bu gerçeği unuttuğumuz anda ekonomik gerçeklik kendisini hatırlatmaya başladı. İlk ciddi uyarı 2016 yılında geldi. Ekonomide yavaşlama sinyalleri belirince Kredi Garanti Fonu devreye alındı. KGF’nin özü şuydu: Normal şartlarda bankaların kredi vermeye yanaşmayacağı kişi ve şirketlere devlet kefil oluyordu. Piyasanın doğal risk değerlendirmesi kamu gücüyle erteleniyor, geleceğin yükü bugüne taşınıyordu. Bu uygulama ekonomiyi bir süre daha taşıdı. Ardından Rahip Brunson krizi yaşandı. Kur şoku geldi. Çözüm yine kredi genişlemeleri ve yeni destek paketleri oldu. Böylece sistem biraz daha zaman kazandı ve süreç pandemiye kadar uzandı. Pandemi ise yalnızca Türkiye’nin değil, bütün dünyanın ekonomik dengelerini sarstı. Tarihin en büyük parasal genişlemelerinden biri yaşandı. Kredi muslukları sonuna kadar açıldı. Sonrasında Kur Korumalı Mevduat gibi olağanüstü uygulamalar devreye alındı. Ekonomi yeniden nefes aldı ama yapısal sorunlar çözülmedi. Çünkü sorun yalnızca finansal değildi; sorun ekonomik davranışlarımızdaydı. Tam bu süreçte Cumhuriyet tarihinin en büyük felaketlerinden biri yaşandı. On binlerce insanımızı kaybettik. On iki ilimiz ağır yıkıma uğradı. Zaten kırılgan olan ekonomik yapı, tarihin en büyük afetlerinden biriyle karşı karşıya kaldı.
Bugün yaşadığımız tabloyu yalnızca faiz politikalarıyla, yalnızca hükümetlerle ya da yalnızca küresel gelişmelerle açıklamak eksik kalır. Çünkü ortada daha derin bir mesele vardır. Biz, sahibi olmadığımız refahı yaşamaya alıştık. Para bolken tasarruf etmedik. Kredi kolayken üretim yerine tüketime yöneldik. Gelirimiz artmadan yaşam standartlarımızı yükselttik. Kazancımızla değil, erişebildiğimiz krediyle hayat kurduk. Şimdi ise yıllardır ertelenen faturalar önümüze geliyor. Aslında bugün yaşanan şey yalnızca ekonomik bir kriz değildir. Bu aynı zamanda bir gerçeklik sınavıdır. Türkiye bugün hayatın ekonomik gerçekleriyle yüzleşmektedir.
Bir toplumun sürdürülebilir refahı tüketim kapasitesiyle değil, üretim kapasitesiyle ölçülür. Kalıcı zenginlik krediyle değil, sermaye birikimiyle oluşur. Güçlü ekonomi yüksek maaşlardan önce yüksek verimlilik ister. Biz ise çoğu zaman sonucu sebepten önce elde etmeye çalıştık. Daha da önemlisi, ekonomik seviyemiz ne olursa olsun yaşam tarzlarımızı gerçek gelirimizin üzerine inşa ettik. Orta gelirli insan üst gelirli gibi yaşamak istedi. Alt gelirli insan orta gelirli gibi görünmeye çalıştı. Sosyal medya çağında herkes bir üst sınıfın hayatını taklit etmeye başladı. Ancak ekonomik gerçeklik, taklit edilen hayatları değil, üretilen değeri finanse eder. Bu nedenle mesele yalnızca faiz değildir. Mesele yalnızca enflasyon da değildir. Mesele zihniyettir.
Eğer tüketim alışkanlıklarımızı, tasarruf kültürümüzü ve refaha bakışımızı değiştirmezsek döngü yeniden başlayacaktır. Faizler düşecek, kredi genişleyecek, tüketim patlayacak, enflasyon yükselecek ve birkaç yıl sonra yeniden aynı tartışmaları yapacağız. Çünkü sorun araçlarda değil, alışkanlıklardadır. Bugün kendimize sormamız gereken soru gerçekten zenginleşmek mi istiyoruz, yoksa zengin görünmeye devam mı etmek istiyoruz? Bu sorunun cevabı yalnızca ekonomik geleceğimizi değil, çocuklarımıza bırakacağımız ülkenin karakterini de belirleyecektir. Çünkü güçlü milletler önce tasarruf etmeyi, üretmeyi ve sabretmeyi öğrenirler; refah ise bunun doğal sonucu olarak gelir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz mesele yalnızca faiz değildir. Yalnızca döviz kuru da değildir. Hatta yalnızca enflasyon hiç değildir. Asıl mesele, refahı nasıl tanımladığımızdır. Uzun yıllardır zenginleşmek ile zengin görünmek arasındaki farkı gözden kaçırıyoruz. Üretmeden tüketmeyi, biriktirmeden harcamayı, kazanmadan sahip olmayı normalleştirdik. Oysa ekonomik gerçekler er ya da geç herkesi kendi sınırlarıyla yüzleştirir. Türkiye bugün tam da böyle bir kavşaktadır.
Önümüzde iki yol vardır. Ya geçmişte olduğu gibi kolay para dönemlerinin yeniden başlamasını bekleyip aynı döngüyü tekrar yaşayacağız; ya da tasarrufu, üretimi, verimliliği ve gerçek sermaye birikimini merkeze alan yeni bir ekonomik kültür inşa edeceğiz. Çünkü güçlü devletler yalnızca büyük bütçelerle kurulmaz. Güçlü devletler, geleceğini bugünden tüketmeyen toplumların omuzlarında yükselir.
Milletler krizlerden dolayı yıkılmazlar. Milletleri yıkan şey, yaşadıkları krizlerden ders çıkaramamalarıdır. Türkiye’nin önündeki mesele artık sadece ekonomik değildir; aynı zamanda ahlaki, kültürel ve zihinsel bir tercihtir. Üreterek mi yaşayacağız, borçlanarak mı? Geleceği mi inşa edeceğiz, yoksa geleceğimizden mi tüketeceğiz? Bu soruların cevabı yalnızca ekonominin değil, gelecek nesillerin kaderini de belirleyecektir ve tarih, her zaman olduğu gibi, bugün verdiğimiz cevapları yarının hükmüne dönüştürecektir.