Tarih boyunca milletlerin kaderini belirleyen şey yalnızca sahip oldukları imkanlar olmamıştır. Asıl belirleyici olan, o imkanları nasıl kullandıklarıdır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti ikinci yüzyılına adım atarken önümüzde duran en önemli soru Cumhuriyet’in ilk yüzyılında kurduğumuz devleti, ikinci yüzyılda nasıl daha güçlü, daha müreffeh ve daha etkili bir konuma taşıyacağız?
Bu soru yalnız siyasetçilerin sorusu değildir. Bu soru yalnız ekonomistlerin sorusu değildir. Bu soru, seksen beş milyon vatandaşın ortak sorusudur. Çünkü artık mesele günlük tartışmaların çok ötesindedir. Mesele Türkiye’nin gelecek elli yılının nasıl şekilleneceğidir. Öncelikle bir gerçeği teslim etmek gerekir. Türkiye son yirmi yılda önemli bir dönüşüm gerçekleştirmiştir. Savunma sanayiinde elde edilen başarılar, enerji yatırımları, ulaşım altyapısındaki büyük değişim, sağlık hizmetlerinde ulaşılan kapasite, ihracat hacmindeki artış ve yerli teknoloji girişimleri ülkemizin gelişim yolculuğunda önemli kilometre taşlarıdır. Bu kazanımlar küçümsenemez. Çünkü güçlü gelecekler ancak sağlam temeller üzerinde yükselir. Ancak tarih bize başka bir gerçeği de göstermektedir. Birinci aşama kalkınma, altyapı kurmaktır. İkinci aşama kalkınma ise kurumları güçlendirmektir. Üçüncü aşama ise medeniyet üretmektir. Türkiye bugün ikinci ve üçüncü aşamanın kesişim noktasında bulunmaktadır.
Artık yalnız yatırım yapmak yeterli değildir, yatırımların verimliliğini artırmak gerekir. Artık yalnız üretmek yeterli değildir, yüksek katma değer üretmek gerekir. Artık yalnız büyümek yeterli değildir, refahı tabana yaymak gerekir. Artık yalnız bugünü yönetmek yeterli değildir, geleceği planlamak gerekir.
Çünkü devletler günü kurtararak değil, geleceği tasarlayarak büyürler. Bugün dünyanın en başarılı ekonomilerine baktığımızda ortak özelliklerinin doğal kaynak zenginliği olmadığını görüyoruz. Ortak özellikleri güçlü kurumlar, kaliteli eğitim sistemleri, hukuki öngörülebilirlik ve yüksek verimliliktir. Başka bir ifadeyle; Zengin ülkeler güçlü oldukları için kurum kurmamışlardır. Güçlü kurumlar kurdukları için zenginleşmişlerdir. Türkiye’nin önündeki yeni kalkınma hamlesi de tam burada başlamaktadır. Çünkü bir ülkenin gerçek serveti yalnızca döviz rezervleri değildir, bir ülkenin gerçek serveti yetişmiş insanıdır. Bilim insanıdır. Mühendisidir. Öğretmenidir. Girişimcisidir. Üreten çiftçisidir. Katma değer oluşturan sanayicisidir. Dolayısıyla yeni dönemin en stratejik yatırımı insana yapılan yatırım olacaktır. Eğitimde kaliteyi yükseltmeden üretimde sıçrama yapılamaz. Bilimde ilerlemeden teknolojide lider olunamaz. Kurumsal kapasite güçlenmeden ekonomik istikrar sağlanamaz. Güven oluşmadan sermaye kalıcı hale gelemez. Çünkü yatırımcı yalnız bugünü satın almaz. Yatırımcı geleceğe duyduğu güveni satın alır.
Tam da bu nedenle Türkiye’nin ikinci yüzyılında üç temel sütuna ihtiyaç vardır. Güçlü Devlet. Güçlü Ekonomi. Güçlü Toplum. Güçlü Devlet; kurumsal kapasite, hukukun üstünlüğü ve stratejik akıl demektir. Güçlü Ekonomi; üretim, teknoloji, verimlilik ve rekabet gücü demektir. Güçlü Toplum ise eğitim, ahlak, aidiyet ve ortak gelecek bilinci demektir. Bu üç sütundan biri eksik kaldığında kalkınma eksik kalır. Çünkü ekonomi yalnız rakamlardan ibaret değildir, ekonomi aynı zamanda bir güven sistemidir, ekonomi aynı zamanda bir değerler sistemidir, ekonomi aynı zamanda bir medeniyet meselesidir.
Bugün dünya yeni bir dönüşüm yaşamaktadır. Yapay zeka üretim biçimlerini değiştiriyor. Enerji sistemleri yeniden şekilleniyor. Küresel ticaret koridorları farklılaşıyor. Jeopolitik dengeler yeniden kuruluyor. Böylesine büyük değişim dönemleri bazı milletlere tarihi fırsatlar sunar. Türkiye bugün böyle bir fırsatın merkezindedir. Coğrafyamız avantajdır, genç nüfusumuz avantajdır, üretim altyapımız avantajdır, savunma sanayiindeki birikimimiz avantajdır, dünyanın dört bir yanındaki Türk varlığı avantajdır. Fakat hiçbir avantaj kendiliğinden başarıya dönüşmez. Avantajları başarıya dönüştüren şey; vizyon, kurum ve kararlılıktır.
Türkiye’nin önündeki asıl mesele de budur. Daha fazla büyümek değil, daha kaliteli büyümek. Daha fazla üretmek değil, daha yüksek değer üretmek. Daha fazla tüketmek değil, daha fazla verimlilik sağlamak. Çünkü büyük devlet olmak büyük bütçelerle değil, büyük hedeflerle mümkündür ve büyük hedefler ancak millet ile devlet aynı istikamete baktığında gerçekleşebilir.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken önümüzdeki görev bellidir. Başarılarımızı korumak, eksiklerimizi cesaretle görmek, kurumlarımızı güçlendirmek, insan kaynağımıza yatırım yapmak, üretim ekonomisini derinleştirmek ve Türkiye’yi yalnız bölgesel bir güç değil, küresel ölçekte etkili bir medeniyet merkezi haline getirmek.
İşte o zaman Türkiye Yüzyılı yalnız bir hedef değil, tarihin kaydettiği bir başarı olacaktır ve gelecek nesiller bu dönemi, Türkiye’nin yalnız büyüdüğü değil; büyük devlet niteliğini kalıcı hale getirdiği dönem olarak hatırlayacaktır.