Son açıklanan vergi teşvik paketini yalnızca teknik bir mali düzenleme olarak değerlendirmek, içinde bulunduğumuz tarihsel kırılmayı kavrayamamak anlamına gelir. Çünkü burada söz konusu olan, klasik ekonomi politikalarının sınırlarını aşan bir yön değişimidir. Türkiye artık küresel sistemde yer arayan bir ülke değil; yer tayin etme iradesi gösteren bir aktör olarak konumlanmaktadır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Finans Merkezi ekseninde açıkladığı vergi avantajları, yüzeyde yatırım çekme hamlesi gibi okunabilir. Ancak bu adımın gerçek anlamı, küresel sermaye akımlarının yönüne müdahale etme iddiasında saklıdır. Bu, edilgen bir ekonomik strateji değil; aktif bir sistem kurma refleksidir.
Bu yön değişiminin ilk işareti, kamuoyunda yeterince tartışılmayan fakat ekonomi çevrelerinde dikkatle analiz edilen bir temasla ortaya konmuştur. Dünyanın en büyük varlık yönetim şirketlerinden BlackRock’un CEO’su Larry Fink ile gerçekleştirilen görüşme, sıradan bir yatırım diyaloğu olarak okunamaz. Bu temas, küresel finans mimarisinin merkezinde yer alan aktörlere verilmiş stratejik bir mesajdır. Zira BlackRock gibi kurumlar yalnızca sermayeyi yöneten yapılar değildir; aynı zamanda sermayenin yönünü belirleyen, başka bir ifadeyle küresel ekonomik aklın yön tayin edici unsurlarıdır. Bu bağlamda söz konusu görüşme, Türkiye’nin küresel finans sistemine entegrasyon arayışının ötesine geçtiğini, bu sistem içerisinde yeniden konumlanma iradesi ortaya koyduğunu göstermektedir.
Bugün kamuoyunda sıklıkla kullanılan “Dubai’den kaçan sermaye” söylemi, meseleyi daraltan ve yüzeyselleştiren bir çerçeve sunmaktadır. Oysa yaşanan süreç, sermayenin bir coğrafyadan diğerine basit bir hareketi değil; küresel finansal merkezlerin yeniden dağılımıdır. Körfez’in sağladığı avantajlar jeopolitik kırılganlıklarla gölgelenirken, Batı finans sistemi artan regülasyon yükü altında esnekliğini kaybetmekte, Asya ise henüz kurumsal güven üretme kapasitesini tam anlamıyla tesis edememektedir. Bu üçlü sıkışma, yeni merkezlerin doğuşunu zorunlu kılmaktadır. Türkiye tam da bu noktada, coğrafi konumunun ötesine geçen diplomatik esnekliği, çok katmanlı ilişki kurabilme kabiliyeti ve kriz yönetimindeki pragmatik yaklaşımıyla alternatif bir çekim alanı oluşturmaktadır. Bu, klasik anlamda yatırım çekme politikasından farklı olarak, sermayenin yönünü etkileyen bir merkez olma iddiasıdır.
Türkiye’nin son yıllarda izlediği dış politika çizgisi de bu dönüşümün tamamlayıcı unsurudur. Ukrayna-Rusya savaşı başta olmak üzere, Orta Doğu’daki kırılmalar ve küresel güç rekabetinin yoğunlaştığı alanlarda sergilenen yaklaşım, normatif ittifak kalıplarına sıkışmayan bir aklı yansıtmaktadır. Bu akıl, konjonktürel esneklik ile stratejik sürekliliği aynı potada eriten bir devlet refleksidir. Artık söz konusu olan, klasik denge politikası değil; çok kutuplu sistemde bağımsız hareket edebilme kapasitesidir. Savunma sanayiinde atılan adımların geçici politik tercihlerden ziyade uzun vadeli bir devlet stratejisi haline gelmesi, bu yaklaşımın kurumsallaştığını göstermektedir. Teknolojik bağımsızlık arayışı da bu çerçevede, ekonomik bir tercihten çok jeopolitik bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu tablo, uluslararası sistemde daha geniş bir dönüşümün parçasıdır. Soğuk Savaş sonrası kurulan tek kutuplu düzen artık sürdürülebilirliğini kaybetmektedir. ABD merkezli yapı sorgulanmakta, Çin alternatif bir güç odağı inşa etmeye çalışmakta, Avrupa ise iç çelişkileriyle yönünü tayin etmekte zorlanmaktadır. Bu çözülme, yalnızca güç kaybı değil, aynı zamanda yeni güç merkezlerinin ortaya çıkışı anlamına gelmektedir. Türkiye bu süreçte, mevcut kutuplardan birine eklemlenmek yerine kendi eksenini oluşturma yönünde bilinçli bir tercih ortaya koymaktadır. Bu tercih, uluslararası ilişkiler literatüründe “stratejik otonomi” olarak kavramsallaştırılan yaklaşımın somut bir tezahürüdür. Ancak Türkiye örneğinde bu kavram, teorik bir çerçevenin ötesine geçerek pratik bir devlet politikası haline gelmiştir.
Dışarıda bu ölçekte bir dönüşüm yaşanırken, içerideki siyasal yapının statik kalması düşünülemez. Küresel ölçekte rol talep eden bir ülkenin iç siyasetinde, sistemi yavaşlatan ve yalnızca reaksiyon üreten yapıların uzun vadede varlıklarını sürdürmeleri mümkün değildir. Bu noktada tartışılması gereken muhalefetin varlığı değil, işlevselliğidir. Yeni dönemde siyasal rekabet, devlet kapasitesini aşındırmak üzerinden değil, onu daha ileriye taşıma iddiası üzerinden şekillenmek zorundadır. Aksi halde siyaset, küresel dönüşümün hızına yetişemeyen bir alan haline gelir ve kendi meşruiyet zeminini zayıflatır.
Tüm bu gelişmeler birlikte ele alındığında, Türkiye’nin içinden geçtiği süreci “yeni bir dönem” olarak tanımlamak yetersiz kalmaktadır. Çünkü yaşanan şey, dönemsel bir değişim değil; yapısal bir dönüşümdür. Ekonomiden dış politikaya, savunmadan teknolojiye kadar uzanan bu çok katmanlı değişim, Türkiye’nin küresel sistemdeki konumunu yeniden tanımlamaktadır. Bu bağlamda artık tartışılması gereken, Türkiye’nin değişip değişmediği değil, bu değişimin ne ölçüde derinleşeceği ve ne kadar sürdürülebilir olacağıdır. Bu sorunun cevabı ise yalnızca ekonomik verilerde değil; devlet aklının sürekliliğinde, toplumsal uyum kapasitesinde ve siyasal rekabetin niteliğinde saklıdır.
Bu nedenle ortaya çıkan tabloyu bir ülke hikayesi olarak okumak eksik kalır. Daha doğru olan, bunu yeni bir tarihsel momentin başlangıcı olarak değerlendirmektir. Çünkü bazı dönemler vardır; ülkeler o dönemlerin içinde yer alır. Ancak bazı dönemlerde ülkeler, bizzat o dönemin adını belirler. Türkiye bugün tam da böyle bir eşiğin üzerindedir.