Bir neslin eğitimi sadece ailede başlayıp okulda devam eden ve hayatın içinde tamamlanan bir süreç olmaktan çoktan çıktı. Eskiden anne-babanın verdiği terbiye, öğretmenin aktardığı bilgi ve hayatın öğrettikleri bir insanı şekillendirmeye yeterdi. Bugün ise görünmeyen ama etkisi son derece güçlü bir başka unsur var: sanal dünya.
Artık çocuklar anne-babalarının nasihatleriyle değil, ekranlarından akan içeriklerle büyüyor. Aynı evin içinde, aynı sofrada oturan bir aile düşünün. Baba elinde telefon, anne başka bir ekranda, çocuk ise bambaşka bir dünyada. Herkes bir arada ama aslında kimse kimseyle değil. Bu sadece bir alışkanlık değil, bir dönüşümün en açık göstergesidir.
Sosyal medya dediğimiz yapı, masum bir eğlence aracı olmaktan çıkalı çok oldu. Bugün bir gencin neyi sevip neyi sevmeyeceğine, neye öfkeleneceğine, neye güleceğine kadar yön verebilen bir mekanizma ile karşı karşıyayız. Sabah uyandığında ilk işi telefona bakmak olan bir genç, gün boyunca gördüğü içeriklerle farkında olmadan şekillendiriliyor. Kendi fikri sandığı düşünceler, aslında önüne düşen içeriklerin bir yansımasından ibaret kalabiliyor.
Bir örnek üzerinden düşünelim: Hiç tanımadığı bir ülke hakkında, sadece sosyal medyada gördükleriyle kesin yargılara varan insanlar var. Aynı şekilde, hiç yaşamadığı bir hayatı “mükemmel” zannedip kendi hayatından memnun olmayan gençler çoğalıyor. Bir başkasının filtreden geçirilmiş mutluluğu, kendi gerçek hayatını değersiz hissettirebiliyor. İşte bu, algının gücüdür.
Bugün bir milleti zayıflatmak için sınırlarını aşmanıza gerek yok. O milletin gençlerinin zihnine girmeniz yeterli. Eğer bir ülke hedef alındıysa, o ülke dünyanın en güvenli, en güçlü ülkesi bile olsa, kendi insanına en kötü yer gibi gösterilebilir. Tam tersi de mümkündür. Gerçekler değil, nasıl sunulduğu önemlidir artık. Mutluluk bile yönlendiriliyor, mutsuzluk bile planlanabiliyor.
Daha da dikkat çekici olan ise bunun zorla yapılmıyor oluşudur. İnsanlar kendi iradeleriyle, kendi tercihleriyle bu sürecin içine giriyor. Saatlerce ekran başında vakit geçirirken, aslında neyi kaybettiklerini fark etmiyorlar. Bir çocuğun babasıyla geçireceği bir saat, bir annenin evladıyla kuracağı bir bağ, yerini sessizce kaydırılan ekranlara bırakıyor.
Eskiden insanlar akşamları komşuya gider, sohbet eder, dertleşirdi. Bir haber olduğunda kulaktan kulağa yayılır, bir sevinç olduğunda kapılar çalınırdı. Bugün ise doğum günleri mesajla kutlanıyor, acılar “başsağlığı” yorumlarıyla geçiştiriliyor. Kalabalıklar içindeyiz ama yalnızız. Bağlantımız var ama bağımız yok.
Şimdi durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu gidişat gerçekten bizim seçtiğimiz bir yol mu, yoksa bize fark ettirilmeden çizilen bir rota mı?
Çözüm aslında zor değil ama irade istiyor. Yeniden yüz yüze gelmeyi hatırlamak gerekiyor. Aile içinde sohbet etmeyi, dostlarla aynı ortamda bulunmayı, duyguları gerçek haliyle paylaşmayı yeniden öğrenmek zorundayız. Telefonu bir kenara bırakıp karşımızdaki insanın gözünün içine bakarak konuşmak, belki de kaybettiğimiz en büyük değeri geri kazandıracaktır.
Zaman, insanın sahip olduğu en kıymetli hazinedir. Onu sanal dünyada tüketmek yerine, gerçek ilişkilerle değerlendirmek gerekir. Çünkü hiçbir ekran, bir dostun omzuna dokunmanın yerini tutmaz. Hiçbir mesaj, bir annenin sıcaklığını vermez.
Yarın değil, şimdi harekete geçmek gerekiyor. Çünkü bir nesil sessizce değişirken, biz hala bunun farkına varmazsak, geriye sadece pişmanlık kalır. Gerçek hayat hala orada, bizi bekliyor. Yeter ki biz ona dönmeyi isteyelim.