“Ortadoğu’da iyi niyet değil, devlet aklı ayakta kalır.”
Ortadoğu’nun tarihsel gerçekliği, güvenliğin temennilerle değil; güç, akıl ve süreklilikle sağlandığını defalarca göstermiştir. Türkiye’nin Suriye sahasında izlediği politika da bu çerçevede yalnızca bir dış politika tercihi değil, aynı zamanda ulusal güvenlik paradigmasının yeniden tanımlanması olarak değerlendirilmelidir. 2011 sonrası süreçte Suriye’de ortaya çıkan çok katmanlı çatışma ortamı, devlet otoritesinin zayıflaması ve sınır bölgelerinde oluşan güç boşlukları, Türkiye açısından doğrudan ve somut güvenlik riskleri üretmiştir.
Bu bağlamda Suriye krizi, klasik bir iç savaşın ötesinde, devlet dışı silahlı aktörlerin güç kazandığı ve bölgesel dengelerin yeniden şekillendiği bir jeopolitik mücadele alanına dönüşmüştür. Türkiye’nin güney sınırında ortaya çıkan bu tablo, özellikle terör örgütlerinin alan kazanması ve devletimsi yapılar kurma girişimleri nedeniyle, ulusal güvenlik açısından varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirilmiştir. Uluslararası güvenlik literatüründe “güvenlik boşluğu” olarak tanımlanan bu durum, sınır komşuları için yüksek risk barındırmaktadır.
Türkiye’nin bu süreçte benimsediği aktif güvenlik yaklaşımı, tehdidin sınır ötesinde bertaraf edilmesini esas alan bir paradigma değişimini ifade etmektedir. Bu yaklaşım, özellikle 2016 sonrasında gerçekleştirilen sınır ötesi operasyonlarla somutlaşmış; Türkiye’yi yalnızca savunma refleksi gösteren bir aktör olmaktan çıkararak, tehditleri kaynağında etkisiz hale getirmeyi hedefleyen proaktif bir güvenlik anlayışına taşımıştır. Bu dönüşüm, yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi ve diplomatik sonuçlar doğurmuş; Türkiye’nin sahadaki varlığı, uluslararası müzakere süreçlerinde belirleyici bir unsur haline gelmiştir.
Bu çerçevede “Terörsüz Türkiye” hedefi, yalnızca iç güvenlik politikalarıyla sınırlı olmayan, çok boyutlu bir stratejinin parçası olarak ele alınmalıdır. Terörle mücadelede sınır ötesi operasyonların artırılması, istihbarat kapasitesinin güçlendirilmesi ve diplomatik araçların etkin kullanımı, bu stratejinin temel bileşenlerini oluşturmaktadır. Bu yaklaşım, literatürde “proaktif güvenlik doktrini” olarak tanımlanan çerçeve ile uyumlu bir görünüm arz etmektedir.
Buna karşılık Türkiye’de muhalefet aktörlerinin önemli bir kısmı, Suriye politikasına ilişkin daha sınırlı müdahale ve diplomasi ağırlıklı bir yaklaşım önermiştir. Cumhuriyet Halk Partisi tarafından dile getirilen bu perspektif, merkezi yönetimle doğrudan temasın önceliklendirilmesini içermekte; ancak sahadaki çok aktörlü güç dengelerini ve devlet dışı silahlı yapıların oluşturduğu güvenlik risklerini yeterince dikkate almamakla eleştirilmektedir. Bu durum, uluslararası ilişkiler teorilerinde “normatif idealizm” ile “jeopolitik realizm” arasındaki gerilimin somut bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Türkiye’nin sahada aktif bir aktör haline gelmesi, uluslararası sistemdeki konumunu da güçlendirmiştir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya gibi küresel aktörlerle eş zamanlı diplomatik temas yürütebilme kapasitesi, Türkiye’nin dış politika esnekliğini artırmış ve onu çok kutuplu sistemde etkili bir denge unsuru haline getirmiştir. Bu durum, orta ölçekli güçlerin uygun stratejilerle nasıl geniş bir manevra alanı oluşturabileceğine dair önemli bir örnek teşkil etmektedir.
Türkiye’nin son yıllarda artan arabuluculuk faaliyetleri de bu bağlamda dikkat çekicidir. Farklı krizlerde taraflar arasında diyalog zemini oluşturabilmesi, Türkiye’nin yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte de “kolaylaştırıcı aktör” rolünü üstlendiğini göstermektedir. Bu rol, askeri kapasite ile diplomatik yetkinliğin birlikte kullanılmasının bir sonucudur ve Türkiye’nin uluslararası saygınlığını pekiştiren önemli bir unsurdur.
Bununla birlikte, Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler Türkiye’nin güvenlik politikalarının önemini daha da artırmaktadır. Özellikle İsrail ile İran arasında fiilen yaşanan çatışma ve Amerika Birleşik Devletleri’nin doğrudan dahil olduğu savaş ortamı, bölgesel istikrarsızlığın yeni ve daha tehlikeli bir boyuta ulaştığını göstermektedir. Bu tür savaşların tarihsel olarak genişleyen etki alanları göz önüne alındığında, Türkiye’nin bu süreçten doğrudan etkilenme potansiyeli oldukça yüksektir. Göç hareketleri, enerji arz güvenliği, ticaret yollarının kesintiye uğraması ve terör örgütlerinin kaotik ortamdan faydalanarak yeniden güç kazanması, bu etkinin başlıca yansımaları arasında yer almaktadır.
Sonuç olarak Türkiye’nin Suriye politikası, kısa vadeli bir kriz yönetimi yaklaşımının ötesinde, uzun vadeli bir güvenlik stratejisinin parçası olarak değerlendirilmelidir. Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde şekillenen bu yaklaşım, askeri güç ile diplomatik esnekliği bir arada kullanarak Türkiye’yi hem sahada hem de masada etkili bir aktör haline getirmiştir. Terörle mücadelede proaktif stratejilerin benimsenmesi ile uluslararası arabuluculuk kapasitesinin artırılması, bu politikanın iki tamamlayıcı unsurunu oluşturmaktadır.
Bu bağlamda Türkiye’nin önünde duran tercih açıktır: Ya güvenlik risklerini büyüyene kadar izleyen edilgen bir yaklaşım benimsenmeye devam edilecek ya da mevcut stratejik irade korunarak Türkiye, kendi güvenliğini kendi belirleyen bir aktör olarak konumunu güçlendirecektir. Türkiye’nin son yıllarda izlediği yol, tüm eleştirilere rağmen, jeopolitik gerçeklikleri esas alan bir devlet aklının yansımasıdır.