AKIL MI, ALGI MI?
Picture of Salih Altınışık
Salih Altınışık
Ekonomist • ATDF Başkanı • TULİP Forum Sözcüsü

Ortadoğu’da konuşurken sesini yükselten çok olur; ama hakikati gören azdır. Çünkü bu coğrafya slogan kaldırmaz, hamaset kaldırmaz. Bu coğrafya akıl ister, hafıza ister, denge ister.

Bugün İran meselesi etrafında Türkiye’de oluşan tablo tam da budur: Akıl ile algı birbirine karışmış durumda.

1979’dan bu yana İran, klasik bir devlet gibi davranmadı. Sınırlarını korumakla yetinen bir yapı olmadı. Kendi ideolojisini, kendi yorumunu, kendi sistemini bölgeye taşıma gayreti içinde oldu. Irak’ta Haşdi Şabi yapılanması, Suriye’de rejim yanında sahaya inen milis güçler, Lübnan’da Hizbullah üzerinden kurulan denge ve Yemen’de Husiler aracılığıyla yürütülen vekalet savaşı. Bunların hiçbiri anlık refleksler değil; uzun vadeli bir stratejinin parçalarıdır.

Ama şu gerçeği de görmek gerekir: Ortadoğu’da hiçbir aktör tek başına oyun kurucu değildir. ABD sahada, İsrail sahada, Rusya sahada. Herkes kendi hesabını yapıyor. 2003 Irak işgali, Suriye iç savaşının uluslararası bir vekalet savaşına dönüşmesi ve bugün Gazze merkezli kriz. Tüm bunlar, bölgenin tek bir aktör üzerinden okunamayacağını açıkça göstermektedir. Bu yüzden meseleyi sadece “İran yaptı” diye okumak, eksik bir okumadır. Ama “İran masumdur” demek de başka bir körlüktür.

Türkiye’de asıl sorun burada başlıyor.

Bir kesim İran’ı mutlak tehdit olarak görüyor. Diğer kesim ise onu adeta bir “direniş sembolü” haline getiriyor. Oysa devlet aklı böyle çalışmaz. Devlet aklı duygularla değil, çıkarla hareket eder.

Türkiye açısından İran ne dosttur ne düşman. Türkiye açısından İran bir gerçektir.

Tarih boyunca da böyle olmuştur. Osmanlı ile Safevi rekabetini hatırlayın. Aynı coğrafyada hem mücadele edilmiş hem de denge kurulmuştur. Bugün değişen bir şey yok; sadece aktörlerin dili ve araçları değişti.

Asıl tehlike ise dış politikadan çok içerideki zihin bulanıklığıdır.

Her kriz anında aynı refleksi görüyoruz: İran’ın İsrail ve ABD karşıtı söylemi öne çıkıyor, geri kalan her şey unutuluyor. Dün olanlar siliniyor, bugün yeniden yazılıyor. Bu, sağlıklı bir hafıza değil; seçici bir hafızadır.

Seçici hafıza ise milletleri yanıltır.

İran’ın etkisi sadece sahada değil, zihinlerde de kuruluyor. Yıllardır belli fikirler, belli söylemler üzerinden bir etki alanı oluşturuluyor. Bu bazen ideolojik, bazen akademik, bazen de dini bir dil üzerinden yapılıyor. Burada mesele isimler değil; mesele zihniyetin nasıl taşındığıdır.

Yanlış olan şudur: Ya toptan reddetmek ya da toptan kabullenmek.

Doğru olan ise şudur: Tartmak, ölçmek, ayıklamak.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey de tam olarak budur. Tepki veren bir ülke değil, yön veren bir ülke olmak.

Bunun yolu da çok nettir: Mezhep üzerinden değil, devlet üzerinden düşünmek. Duygularla değil, akılla hareket etmek. Günü kurtaran değil, geleceği kuran bir perspektife sahip olmak.

Bu coğrafyada güçlü olanlar bağıranlar değil; sabredenlerdir. Kazananlar öfkesine yenilenler değil; öfkesini yönetenlerdir.

Algıyla hareket eden milletler, başkalarının stratejisinde sadece figüran olur.

Unutulmamalıdır ki devletler dostlukla değil çıkarla yaşar. Ve çıkarını akılla koruyamayan, başkasının hesabına yazılır.

Sonunu düşünmeyen, günü kurtarır; fakat geleceği kaybeder.

Haber kategorisi: