Türkiye’de bulunduğum bu günlerde, babamın vefatının ardından memleketimde farklı kesimlerle bir araya gelme imkanım oldu. Kamu kurumlarından sivil toplum kuruluşlarına, iş dünyasından toplumun farklı katmanlarına uzanan görüşmeler yaptım. Bazen bir ülkeyi anlamak için büyük araştırmalara gerek yoktur. Bir odada geçen yarım saat, size yüzlerce sayfalık raporun anlatamadığını anlatır. Geçtiğimiz günlerde bir kamu kurumunda yaptığım ziyaret de benim için böyleydi. Görüşme sırasında odaya iş dünyasından bir isim geldi. Belli ki şehirde ve bölgede etkiliydi. Uluslararası temasları vardı, devletin dış ekonomik ilişkiler alanındaki yapılarında görevler üstlenmişti. İş dünyasında önemli bir noktaya gelmişti. Buraya kadar olağan. Asıl dikkat çekici olan, bir süre sonra ortaya çıkan zihniyetti. Sohbet ilerledikçe Türkiye ekonomisinden Avrupa’ya, Almanya’dan yurt dışında yaşayan milyonlarca Türk’e kadar hemen her konuda kesin hükümler gelmeye başladı. Yıllar önce yurt dışında üniversite okumuş olmak, zaman zaman uluslararası iş görüşmelerine katılmak ve farklı milletlerden insanlarla aynı masaya oturmak; sanki Avrupa’nın sosyolojisini çözmeye yetiyormuş gibi sonra o bildik cümlelerden biri geldi.
“50 bin Yahudi ve Ermeni’nin Almanya’da oluşturduğu etkiyi üç milyon Türk oluşturamıyor.”
İşte tam burada mesele, bir kişinin kanaati olmaktan çıkıyor. Çünkü bu cümlenin arkasında Türkiye’de giderek yaygınlaştığını düşündüğüm daha derin bir hastalık yatıyor. Haddini bilmeden hüküm vermek. Bilmediğini araştırmadan konuşmak. Muhatabını tanımadan küçümsemek. Dinlemeden cevap vermek. Kendi insanını aşağılayarak entelektüel görünmeye çalışmak. Daha da düşündürücü olan şu: Bu tavır bazen kendisini “tevazu” görüntüsü altında sunuyor. Bir taraftan mütevazı görünmeye çalışan, diğer taraftan bulunduğu makamları, uluslararası temaslarını ve ekonomik gücünü sohbetin satır aralarına ustalıkla yerleştiren bir profil. Oysa tevazu anlatılmaz, hissedilir. Gerçekten büyük insanlar, büyüklüklerini masaya koymak zorunda kalmazlar. Asıl üzerinde durmamız gereken de budur.
Türkiye’nin problemlerini yıllardır ekonomi, eğitim, hukuk, bürokrasi ve siyaset üzerinden tartışıyoruz. Elbette bunların her biri önemlidir. Fakat bütün bunların altında giderek büyüyen başka bir problem var. Bir zihniyet ve üslup krizi. Makam sahibi olmayı bilgi sahibi olmakla, para sahibi olmayı fikir sahibi olmakla, dünyayı dolaşmayı dünyayı anlamakla karıştırıyoruz. Oysa pasaporttaki mühürlerin sayısı insanın ufkunu göstermez. Uluslararası bir masaya oturmak da o dünyanın sosyolojisini bildiğiniz anlamına gelmez. Hele de milyonlarca insanın göç hikayesini, üçüncü ve dördüncü kuşağın kimlik mücadelesini, Avrupa’daki kurumsal yapıları, siyasal katılım biçimlerini ve Türk toplumunun karşı karşıya kaldığı yapısal sorunları bilmeden birkaç rakam üzerinden hüküm vermek analiz değildir. Özgüvenle söylenmiş bilgisizliktir. Fakat beni asıl düşündüren, yanlış bir tespit yapılması değildi. Yanlış herkes yapabilir.
Beni düşündüren dinlememe haliydi. Çünkü insan bilmediğini dinleyerek öğrenir. Fakat kendisini her konuda hüküm verecek makamda gören insanın artık öğrenme ihtiyacı kalmaz. O yalnızca konuşur ve bana göre bugün Türkiye’nin en ciddi toplumsal problemlerinden biri tam da burada başlıyor. Herkes konuşuyor. Çok az insan dinliyor. Karşımızdakinin kim olduğunu öğrenmeden ona ders vermeye çalışıyoruz. Uzmanlığı bilmeden kanaatini küçümsüyoruz. Makamı bilgiden, serveti birikimden, yüksek sesi hakikatten üstün görmeye başlıyoruz. Sonra neden ortak akıl üretemediğimizi soruyoruz. Çünkü ortak akıl, önce muhataba saygı ister.
Devlet geleneğimizin ve Anadolu irfanının bize öğrettiği ölçü aslında son derece açıktır. İnsan, bildiği kadar konuşmalı; bilmediği yerde dinlemeyi bilmelidir. Eskiler buna tek kelimeyle edep derdi. Edep yalnızca nezaket değildir. Edep, insanın kendi sınırını bilmesidir. Bugün belki de en fazla kaybettiğimiz şey budur.
Türkiye’nin daha fazla yatırıma, üretime, teknolojiye ve güçlü kurumlara ihtiyacı olduğu tartışılmaz. Fakat bunların yanında başka bir şeye daha ihtiyacımız var. Ciddiyete. Liyakate. Tevazuya ve yeniden dinleme ahlakına.
Çünkü kendisini herkesten üstün görenlerden büyük kadrolar kurulmaz. Kendi toplumunu küçümseyenlerden güçlü bir millet şuuru çıkmaz. Dinlemeyenlerden ortak akıl doğmaz ve haddini bilmeden hüküm verenlerin çoğaldığı yerde, hakikatin sesi giderek kısılır.
Türkiye’nin önündeki mesele yalnızca ekonomik değildir. Yalnızca siyasi de değildir. Daha derinde bir yerde, insan ve zihniyet meselesidir. Çünkü bir ülkenin gerçek gücü yalnızca kasasında, fabrikasında veya diplomasisinde ölçülmez. O ülkenin insanının birbirine nasıl baktığında da ölçülür. Önce birbirimizi küçümsemekten vazgeçeceğiz.
Sonra birbirimizi dinleyeceğiz ve en önemlisi, yeniden haddimizi bileceğiz.
Çünkü bazen bir toplumun yükselişi, daha yüksek sesle konuşmasıyla değil; nerede susacağını ve kimi dinleyeceğini yeniden öğrenmesiyle başlar.