Demokrasiler bir gecede çökmez. Ne tanklar önce sokağa çıkar ne de anayasalar ilk günden askıya alınır. Bir demokrasinin çöküşü, çoğu zaman sessiz başlar. Önce toplum ortak aklını kaybeder. Ardından ortak vicdanını…
İnsanlar birbirlerini anlamaya çalışmayı bırakır. Konuşmanın yerini yaftalamak, tartışmanın yerini öfke alır. Karşısındakini ikna etmek yerine onu susturmaya çalışan bir siyasal kültür oluşur. İşte tam o noktada sandık hala yerindedir, seçimler yapılmaktadır, parlamentolar açıktır. Fakat demokrasinin ruhu sessizce aşınmaktadır. Bugün Avrupa’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne, Orta Doğu’dan Türkiye’ye kadar benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Toplumlar her geçen gün daha keskin çizgilerle birbirinden ayrılıyor. Siyasi tartışmalar artık ekonomi, üretim, eğitim, hukuk ya da kalkınma ekseninde yürümüyor. Bunun yerine kimlikler, kültürel aidiyetler ve yaşam tarzları siyasetin merkezine yerleşiyor.
Bu dönüşüm tesadüfi değildir. Dijital medya algoritmaları, sosyal medya platformlarının kutuplaştırıcı yapısı, gelir dağılımındaki bozulma, küreselleşmenin oluşturduğu güvensizlik ve kimlik siyasetinin yükselişi aynı iklimi beslemektedir. İnsanlar artık fikirlerini geliştiren kaynaklara değil, kendi kanaatlerini doğrulayan yankı odalarına yöneliyor. Böylece siyaset, çözüm üretme sanatı olmaktan çıkıp aidiyetlerin çatışmasına dönüşüyor. Bu ortamda merkez siyaset güç kaybediyor. Çünkü merkez, uzlaşmayı gerektirir. Uzlaşma ise sabır ister, diyalog ister, karşı tarafı dinlemeyi gerektirir. Oysa çağımızın siyaseti hız üzerine kuruludur. Sosyal medya birkaç saniyede öfke üretirken, sağduyu aynı hızla yayılmıyor. Sonuç olarak uç söylemler daha görünür, daha cazip ve daha etkili hale geliyor.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var. Toplumlara sürekli iki seçenek sunuluyor. Bir tarafta radikal sağ, diğer tarafta radikal sol. Bir tarafta milliyetçiliğin en sert biçimleri, diğer tarafta kimlik siyasetinin en keskin örnekleri. Her iki taraf da kendisini karşı kutbun alternatifi olarak sunuyor. Peki gerçekten öyle mi? Yoksa birbirine düşman görünen bu iki uç, aynı siyasal düzenin farklı yüzleri mi? Çünkü her ikisi de benzer yöntemlere başvuruyor. Her ikisi de korkuyu besliyor. Her ikisi de toplumu “biz” ve “onlar” diye ayırıyor. Her ikisi de farklı düşüneni tehdit olarak görüyor. Her ikisi de uzlaşmayı zayıflık, eleştiriyi ihanet olarak sunabiliyor. Daha da önemlisi, her iki uç da merkezde duran milyonlarca insanın gerçek sorunlarını ikinci plana itiyor.
Vatandaş enflasyonu konuşmak isterken kültür savaşlarını konuşuyor. Gençler iş bulmayı tartışmak isterken kimlik tartışmalarına çekiliyor. Üretim yerine sloganlar, reform yerine öfke, gelecek yerine geçmiş hesaplaşmaları gündemi belirliyor. Böylece siyaset kazanıyor gibi görünse de toplum kaybediyor. Oysa demokrasiler yalnızca seçimle ayakta kalmaz. Demokrasi; farklı görüşlerin aynı masa etrafında konuşabilme cesaretidir. Rakibini düşman değil, siyasi rakip olarak görebilmektir. Çoğunluğun gücü kadar azınlığın hakkını da koruyabilmektir.
Bugün dünyanın ihtiyaç duyduğu şey yeni kutuplar değil, yeni bir merkezdir. İlkesiz bir orta yol değil; hukukun üstünlüğünü, ifade özgürlüğünü, liyakati, üretimi ve sosyal adaleti aynı anda savunabilen güçlü bir demokratik merkez. Belki de artık asıl mesele sağ ile sol arasında tercih yapmak değildir. Belki de asıl mesele, bizi sürekli kutuplaştırarak ayakta duran bu siyasal düzenin dışına çıkabilmektir. Çünkü birbirine düşman görünen iki uç, bazen aynı düzenin farklı aktörleri olabilir ve belki de 21. yüzyılın en büyük siyasi sorusu tam da budur.
Gerçekten iki farklı gelecek arasında mı seçim yapıyoruz, yoksa bizi aynı çıkmaza sürükleyen iki farklı yol arasında tercih yapmaya mı zorlanıyoruz?