Bir ülkeyi tankla, topla, füze ile işgal etmek artık eski çağ yöntemidir. Yeni çağın işgali zihinler üzerinden yapılır.
Eğer bir devleti dış müdahaleye açık hale getirmek istiyorsanız önce içeriden başlarsınız. Önce meşruiyetini tartışmaya açarsınız. Her şartta muhalefeti “umut”, iktidarı ise “mutlak kötülük” olarak kodlarsınız. Sonra medyayı devreye sokarsınız. Gerçek ile algı arasındaki çizgiyi silersiniz. Olmamış olayları olmuş gibi, münferit hadiseleri sistematik kriz gibi, eksikleri çöküş gibi servis edersiniz. Ve bütün bunları “demokrasi”, “özgürlük”, “insan hakları” gibi kavramların arkasına saklayarak yaparsınız.
Daha sonra kültürel zemini aşındırırsınız. Kendi tarihini küçümseyen bir nesil üretirsiniz. Kendi inancını gericilik, kendi değerlerini çağdışılık, kendi devlet refleksini despotizm olarak etiketlersiniz. Batı’yı ilerlemenin tek adresi, dış müdahaleyi ise kurtuluş reçetesi gibi pazarlarsınız.
Topluma sürekli aynı mesajı pompalarsınız:
“Bu ülkede hiçbir şey düzgün gitmiyor.”
“Her şey yalan.”
“Her şey yanlış.”
“Buradan çıkış yok.”
Umutsuzluk bir sis gibi ülkenin üzerine çöker. İnsanlar kendi devletine güvenmez hale gelir. Kendi kurumlarından şüphe eder. Kendi geleceğini başka başkentlerin kararlarına bağlar.
Ve nihayet, en tehlikeli eşik aşılır: Yabancı müdahale bir felaket değil, bir umut gibi gösterilmeye başlanır. Bombalar “özgürlük”, yaptırımlar “demokrasi”, ambargolar “insan hakları” olarak sunulur.
Sonra ülke gerçekten zayıfladığında, ekonomik olarak sarsıldığında, toplumsal olarak yorulduğunda; aynı çevreler dönüp şunu söyler: “Gördünüz mü? Suç iktidarın.”
Peki bu tablo size tanıdık geliyor mu?
Bugün İran üzerinden yürütülen tartışmalarda benzer bir model görmüyor musunuz? Yıllardır uygulanan ambargoların, psikolojik savaşın, medya operasyonlarının ardından oluşan tabloyu yalnızca iç dinamiklerle açıklamak ne kadar gerçekçi?
Asıl soru şu: Yıllardır ülkemizde beslenen sistematik mutsuzluğun temelinde sadece yönetim hataları mı var? Yoksa zihinlere işlenen sürekli kriz algısı mı?
Elbette hiçbir iktidar eleştiriden muaf değildir. Ancak eleştiri başka şeydir, topyekün değersizleştirme başka şey. Muhalefet başka şeydir, devletin meşruiyetini aşındırmak başka şey. Bir ülke önce askeri olarak değil, psikolojik olarak teslim alınır. Önce özgüveni kırılır. Sonra birliği çözülür. En sonunda dış müdahale “kaçınılmaz” hale getirilir.
Tarih bize şunu öğretmiştir: Devletler çoğu zaman dışarıdan değil, içeride üretilen umutsuzlukla zayıflar.
Şimdi asıl mesele şudur: Biz eleştiri mi yapıyoruz, yoksa farkında olmadan bir algı operasyonunun taşıyıcılığına mı soyunuyoruz?
Cevap, sadece siyasetin değil, millet olma bilincimizin de turnusol kağıdıdır.