Amerikan basını İstanbul için “geri sayım hızlanıyor” diyor. Bu cümle bizi korkutmalı mı? Hayır. Asıl korkutması gereken şey, bu gerçeği hâlâ başkalarından duyuyor olmamızdır.
İstanbul’un deprem kenti olduğu yeni bir bilgi değil. Marmara Fayı yıllardır yerinde duruyor. Bilim insanları yıllardır aynı uyarıyı yapıyor. Devlet de bu uyarılara kayıtsız kalmış değil.
Bugün yürürlükte olan deprem yönetmelikleri, kentsel dönüşüm yasaları, afet planları ortada. Merkezi idare, imkânları ölçüsünde bu riski azaltmaya çalışıyor. Mesele inkâr değil, uygulama meselesi.
Sorun tam da burada başlıyor.
Deprem devlet meselesidir;
ama ihmal yerelde, vurdumduymazlık ise toplumdadır.
Yerel yönetimler, depremi bir şehir güvenliği meselesi olarak değil, çoğu zaman bir siyasi maliyet hesabı olarak görüyor. Riskli yapılar biliniyor, raporlar ortada; ancak kararlı adımlar atılmıyor. Çünkü dönüşüm gürültü çıkarır, tepki doğurur, konfor bozar.
Toplum cephesinde tablo daha da çarpıcıdır.
Herkes güvenli şehir istiyor. Herkes depremden korkuyor. Ama sıra kendi binasına gelince, herkes susuyor.
Felaket konuşuluyor, fedakârlık konuşulmuyor.
Riskli bina tespiti yapıldığında itiraz ediliyor. Yıkım kararı çıktığında ertelenmesi isteniyor. Geçici taşınma gerektiğinde bahaneler sıralanıyor. Herkes dönüşümden yana; kendi evi hariç.
Oysa bu toprakların geleneğinde afetle mücadele, yalnızca devletin değil, toplumun da sorumluluğudur. Devlet plan yapar, yasa çıkarır, kaynak ayırır. Yerel yönetimler uygular. Toplum da bedel öder, fedakârlık yapar. Zincirin bir halkası koptu mu, sonuç kaçınılmaz olur.
Deprem kader değildir. Ama tedbirsizlik açık bir ihmaldir.
Ve unutulmamalıdır: Deprem geldiğinde suçlu fay hattı olmayacak. Suçlu, görevini erteleyenler olacak. Suçlu, “sonra bakarız” diyen anlayış olacak.
Amerikan basınının yazdığı şey yeni değil. Yeni olan, hâlâ aynı cümleleri konuşup aynı hataları tekrar ediyor olmamızdır.
Deprem gelmeden konuşmak kolaydır. Asıl mesele, gelmeden önce fedakârlık yapabilmektir.