15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye, yalnızca askeri bir darbe teşebbüsüyle karşılaşmadı. Devletin kritik kurumlarına uzun yıllar boyunca yerleşmiş kapalı bir yapılanmanın, siyasal iktidarı silah zoruyla ele geçirme girişimine şahit oldu. Darbe teşebbüsünün bastırılması bu yapılanmaya Türkiye’de ağır bir darbe vurdu. Ancak örgütsel yapıların yenilmesi, onların bütünüyle ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Aradan geçen yılların ardından asıl sorulması gereken şudur: FETÖ, Türkiye’de kaybettiği insan kaynağını, ekonomik gücünü ve toplumsal meşruiyetini Avrupa’da yeniden mi inşa etmektedir?
Bu soruya sloganlarla değil; örgüt sosyolojisi, sermaye hareketleri, bürokratik ilişkiler, kuşak değişimi ve diaspora siyaseti üzerinden cevap aranmalıdır.
FETÖ’nün en önemli özelliği, klasik anlamda yalnızca bir siyasi örgüt olarak çalışmamasıdır. Yapı; eğitim, ticaret, medya, bürokrasi, dini aidiyet ve kişisel dayanışma ilişkilerini aynı ağ içerisinde birleştirmiştir.
Bu yönüyle mensuplarına yalnızca bir dünya görüşü sunmamış; okuldan işe, evlilikten ticari ortaklığa, bürokratik kariyerden sosyal çevreye kadar uzanan bütünlüklü bir hayat alanı meydana getirmiştir. Örgütsel bağlılığın yıllarca korunabilmesinin temelinde de bu çok katmanlı yapı bulunmaktadır.
Alman Federal Meclisine sunulan hükümet cevaplarında Gülen yapılanmasının Almanya’daki dernekleri, eğitim kurumları, diyalog kuruluşları ve bağlantıları yıllardır tartışılmaktadır. 2017 tarihli Federal Meclis belgesi, Alman makamlarının yapılanmanın ülkedeki varlığından ve çeşitli kurumsal ilişkilerinden haberdar olduğunu göstermektedir.
Bununla birlikte Alman hükümeti, Türkiye’nin kullandığı terör örgütü tanımını aynı hukuki çerçevede benimsememektedir. Bu önemli ayrım, meselenin Türkiye ve Almanya’da farklı güvenlik ve hukuk anlayışları içinde ele alındığını ortaya koymaktadır. (Kaynak: Alman Federal Meclisi, 18/12498 sayılı belge, 22 Mayıs 2017)
Dolayısıyla Avrupa kamuoyuna yönelik ciddi bir analizde iki farklı düzlem birbirine karıştırılmamalıdır. Türkiye’nin FETÖ hakkındaki adli ve siyasi değerlendirmesi ile Avrupa ülkelerinin Gülen hareketine ilişkin hukuki değerlendirmesi aynı değildir. Ancak bu farklılık, yapının kapalı örgütlenme biçiminin, ekonomik ağlarının ve kamusal etkisinin araştırılmasına engel olmamalıdır.
Darbe teşebbüsünden sonra Türkiye’den ayrılanlar arasında askerler, bürokratlar, akademisyenler, öğretmenler, iş insanları ve örgüte bağlı kurumlarda çalışmış kişiler bulunuyordu. Almanya; geniş Türk nüfusu, güçlü ekonomisi, yerleşmiş dernek kültürü ve iltica sistemi nedeniyle bu göçün başlıca merkezlerinden biri haline geldi.
Fakat burada yalnızca insanların coğrafi hareketliliği üzerinde durmak eksik olur. İnsanlarla beraber ilişki ağları, mesleki tecrübeler, örgütsel hafıza ve belli ölçülerde ekonomik imkanlar da taşınmıştır.
Ne var ki Almanya’ya ne miktarda sermaye aktarıldığı, bu sermayenin kimlerin kontrolünde bulunduğu ve hangi sektörlerde kullanıldığı konusunda kamuya açık, bağımsız ve kapsamlı bir veri tabanı mevcut değildir. Gastronomi, kuyumculuk, beyaz eşya ticareti, eğitim ve hizmet sektörlerinde örgüt bağlantılı yatırımlar yapıldığına ilişkin iddialar bulunmaktadır. Ancak her işletmenin ve ticari ilişkinin somut belgelerle ayrı ayrı incelenmesi gerekir.
İnsanları yalnızca meslekleri, memleketleri veya sosyal çevreleri üzerinden suçlamak hem hukuken yanlış hem de gerçek örgütsel ilişkileri görünmez hale getirecek kadar tehlikelidir. Bu sebeple ihtiyaç duyulan şey söylenti listeleri değil; şirket sicilleri, gerçek faydalanıcı kayıtları, sermaye hareketleri, ortaklık zincirleri ve dernek-şirket ilişkileri üzerinde çalışacak profesyonel bir araştırma kapasitesidir.
Bir yapılanmanın Avrupa’daki gücü yalnızca banka hesaplarıyla ölçülemez. Sosyal sermaye, mali sermaye kadar önemlidir. Güven ilişkileri, referans sistemi, mesleki dayanışma, ortak yatırım, işe yerleştirme, burs verme ve gençlere kariyer imkanı sağlama gibi araçlar, örgütsel çevrenin yeniden üretilmesini mümkün kılar.
Kapalı ağlar eski mensuplarını ekonomik dayanışma içinde tutar, kamuoyunda tanınmayan kişiler ve bağımsız görünen kuruluşlar üzerinden hareket eder. Yeni kuşaklara ise geçmişin tartışmalı yükünü değil; eğitim, başarı, diyalog ve mağduriyet merkezli yeni bir kimlik sunar.
Bir yapının ismini geri plana çekmesi, kuruluşlarını yerelleştirmesi ve yeni temsilciler kullanması, örgütsel sürekliliğin sona erdiği anlamına gelmez. Aksine bu yöntem, meşruiyet kaybına uğrayan hareketlerin başvurduğu klasik hayatta kalma stratejilerinden biridir.
Avrupa’da doğup büyüyen üçüncü ve dördüncü kuşak Türk gençlerinin önemli bir bölümü, Türkiye’nin yakın siyasi tarihini ailelerinden duydukları parçalı bilgiler veya sosyal medya içerikleri üzerinden tanımaktadır. Bu gençlerin 15 Temmuz öncesindeki devlet içi kadrolaşma tartışmalarını, soru hırsızlığı iddialarını, emniyet ve yargıdaki yapılanmayı ya da örgüt içindeki mahrem hiyerarşi kavramını ayrıntılarıyla bilmeleri beklenemez.
Bu bilgi boşluğu gençleri kötü niyetli yapmaz. Fakat onları iyi örgütlenmiş kimlik ve aidiyet programlarına karşı daha savunmasız hale getirebilir.
Yeni dönemin yöntemi, gençlere doğrudan siyasi propaganda yapmak değildir. Daha etkili araçlar kullanılmaktadır: kaliteli eğitim desteği, mentorluk, meslek çevresi, staj imkanı, kültür programları, uluslararası seyahatler ve sosyal itibar. Genç, ilk aşamada bir örgüte değil; kendisine yardım eden başarılı ve saygın görünen bir çevreye katıldığını düşünür.
Tam da bu nedenle yeni yapılanma, geçmişteki biçimin aynısı olarak aranırsa gözden kaçar. Dün “ışık evi” veya dershane üzerinden kurulan ilişki, bugün girişimcilik ağı, kariyer platformu, düşünce kuruluşu, diyalog derneği ya da dijital medya topluluğu biçiminde ortaya çıkabilir.
Almanya Federal Siyasi Eğitim Merkezi tarafından yayımlanan çalışmalar da Gülen hareketini eğitim ve sivil toplum kurumları üzerinden faaliyet gösteren, sınırları kesin biçimde belirlenmesi güç ve ulus aşırı bir ağ olarak ele almaktadır. Bu yayınlarda hareketin niteliği konusunda farklı görüşlere yer verilmesi, Avrupa’daki algının Türkiye’dekinden ne kadar farklı olduğunu göstermektedir. (Kaynak: Almanya Federal Siyasi Eğitim Merkezi, “Gülen Hareketinin Oluşumu ve Gelişimi”, 24 Şubat 2017)
Türk kamuoyunda FETÖ’nün “Alman derin devleti” tarafından korunduğu veya Alman istihbaratıyla birlikte hareket ettiği sıkça ileri sürülmektedir. Ancak bu kadar ağır bir iddianın kesin hüküm halinde yazılabilmesi için operasyonel ilişkiyi gösteren somut ve denetlenebilir belgelere ihtiyaç vardır.
Alman makamlarının Gülen hareketinin temsilcileriyle temas kurmuş olması, sığınma başvurularını kabul etmesi veya Türkiye’nin iade taleplerine aynı siyasi değerlendirmeyle yaklaşmaması, tek başına gizli bir ortaklığın delili sayılamaz. Federal hükümetin 2020 yılında verdiği parlamento cevabı, bazı temaslara ilişkin bilgilerin açıklanmadığını gösterse de açıklanmayan her temasın istihbarat ortaklığı olduğu sonucuna varılamaz. (Kaynak: Alman Federal Meclisi, 19/16663 sayılı belge, 20 Ocak 2020)
Bununla beraber konu bütünüyle kapatılmamalıdır. Alman kamu kurumlarının hangi Gülen bağlantılı kuruluşlarla ve hangi sıfatla temas kurduğu açıklanmalıdır. Bu kuruluşların doğrudan veya dolaylı kamu desteği alıp almadığı araştırılmalıdır. Almanya’daki ekonomik ve kurumsal ağların şeffaflığı sorgulanmalıdır. Siyasi sığınma hakkı ile kapalı bir örgütsel faaliyete alan açılması arasındaki sınırın nasıl korunduğu incelenmelidir.
“Derin devlet iş birliği vardır” demek için kanıt gerekir. Fakat kurumsal ilişkilerin şeffaflaştırılmasını istemek için komplo teorisine ihtiyaç yoktur.
Avrupa’daki temel hata, meseleyi çoğu zaman Erdoğan yanlıları ile Erdoğan karşıtları arasındaki bir anlaşmazlığa indirgemektir. Oysa kapalı örgütlenme, hesap vermeyen liderlik, mahrem hiyerarşi ve kurumlara sistemli biçimde kadro yerleştirme iddiaları, günlük parti siyasetinin ötesindedir.
Bir hareketin bugün iktidarın baskısına maruz kalması, geçmişteki bütün faaliyetlerini kendiliğinden demokratik hale getirmez. Aynı şekilde bir kişinin haksız yargılamaya veya toplu cezalandırmaya uğraması da hukuk devleti tarafından görmezden gelinemez.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin özellikle ByLock kullanımı ve örgüt üyeliği yargılamalarına ilişkin kararları, bireysel suçluluğun somut delillerle ortaya konulması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu ilke FETÖ ile mücadelenin karşıtı değil, onun hukuk içinde yürütülmesinin şartıdır. Toplu suçlama, gerçek sorumlular ile çevresel temas kurmuş kişileri birbirine karıştırır. Sonuçta en fazla kapalı örgütlerin mağduriyet propagandasına hizmet eder.
Mücadele, Avrupa’daki bütün Türkleri birbirini gözetlemeye çağırmakla yürütülemez. İhbar kültürü toplumu parçalar; delilsiz suçlamalar masum insanların hayatını karartır ve hukuk önünde sonuç üretmez.
Türkiye, Avrupa makamlarına siyasi söylemden arındırılmış ve mahkemede kullanılabilecek nitelikte dosyalar sunmalıdır. Şirket ve dernek ağları, bağımsız araştırmacılar tarafından açık kaynaklar ve resmi siciller üzerinden incelenmelidir. Gençlere slogan değil, belgeli yakın tarih ve güçlü bir demokratik bilinç öğretilmelidir.
Türk sivil toplumu liyakate dayalı burs, mentorluk ve kariyer ağları kurarak gençleri kapalı yapılara muhtaç bırakmamalıdır. Avrupa ülkeleri ise dini veya ideolojik hareketlere yaklaşırken yalnızca kamuya dönük söyleme değil, iç işleyişteki şeffaflığa ve hesap verebilirlik düzeyine de bakmalıdır.
15 Temmuz’da tanklar durduruldu. Fakat kapalı yapılanmalarla mücadele yalnızca güvenlik tedbirleriyle tamamlanamaz. Örgütler isim değiştirir, kadrolarını gençleştirir, sermayelerini dağıtır, kurumlarını yerelleştirir ve kaybettikleri meşruiyeti yeni kavramlarla yeniden üretmeye çalışır.
FETÖ açısından Avrupa, yalnızca kaçılan bir coğrafya değil; yeni bir sosyal, ekonomik ve siyasi varlık alanı olma potansiyeline sahiptir. Bu ihtimal ciddiye alınmalıdır. Fakat ciddiyet; abartılı suçlamalarla değil, güçlü araştırma, mali şeffaflık, kurumsal denetim ve hukukla mümkündür.
Türk toplumunun önündeki asıl tehlike yalnızca geçmişi unutması değildir. Daha büyük tehlike, geçmişi belgeler yerine sloganlarla hatırlamasıdır. Çünkü sloganlar nesiller arasında aktarılmaz; sağlam bilgi, kurumsal hafıza ve adalet duygusu aktarılır.
Yeni nesli koruyacak olan korku değil bilinç, toplu suçlama değil delil, öfke değil hafızadır. FETÖ’nün Avrupa’daki muhtemel yeniden yapılanmasına karşı en etkili cevap da tam olarak budur.