Bir milletin geleceğini tehdit eden en büyük tehlike, her zaman sınırlarının ötesinden gelmez. Bazen asıl tehlike, devletin koridorlarında, siyasetin karar mekanizmalarında ve sivil toplumun temsil makamlarında kendisini gizleyen çıkar ilişkilerinde ortaya çıkar. Tarih bize göstermiştir ki devletler yalnızca dış müdahalelerle değil, içeriden aşınan kurumlarla, zayıflayan ahlaki değerlerle ve kaybolan toplumsal iradeyle de güç kaybeder. Bugün Türkiye’den Avrupa’ya, Azerbaycan’dan Türk dünyasının tamamına uzanan gelişmeleri değerlendirirken bu gerçeği görmezden gelemeyiz. Mesele artık kimin hangi makamda bulunduğu değil, o makamın hangi değerlere, hangi menfaatlere ve hangi iradeye hizmet ettiğidir. Çünkü makam sahibi olmakla devlet adamı olmak, bir kurumu yönetmekle bir davanın sorumluluğunu taşımak aynı şey değildir. Devlet adamlığı, yalnızca yetki kullanmak değil, gerektiğinde kendi çevresindeki yanlışlara karşı da tavır koyabilmektir. Bir milletin gerçek gücü, kurumlarının büyüklüğünden önce o kurumları yönetenlerin ahlaki ve siyasi karakterinde saklıdır.
Avrupa’daki Türk toplumu, altmış yılı aşan göç tecrübesiyle artık ekonomik, siyasi ve toplumsal bakımdan önemli bir güç haline gelmiştir. Ancak bu gücün ne ölçüde bağımsız, şeffaf ve ilkeli bir kurumsal temsil yapısına kavuştuğu ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Özellikle 15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından FETÖ’nün yurt dışı yapılanmaları, Avrupa’daki örgütsel faaliyetleri ve farklı kurumlar üzerinden nüfuz oluşturma ihtimali, üzerinde kararlılıkla durulması gereken bir meseledir. Bugün sormamız gereken soru açıktır: 15 Temmuz sonrasında gerçekten kapsamlı bir kurumsal arınma mı yaşandı, yoksa bazı örgütsel ilişkiler yalnızca kimliklerini, yöntemlerini ve görünürlüklerini mi değiştirdi? Bu soruyu sormak kimseyi peşinen suçlamak değildir. Ancak bu sorudan kaçmak da kurumsal sorumlulukla bağdaşmaz. Elbette hiçbir insan, siyasi görüşü veya Türkiye’den ayrılmış olması nedeniyle suçlanamaz. Suç isnadı somut delile dayanmalı, hukuk herkes için geçerli olmalıdır. Bununla birlikte devlet kurumlarının, siyasi yapıların ve sivil toplum kuruluşlarının örgütlü çıkar ağlarına karşı korunması da meşru bir sorumluluktur. Siyaset biliminde kurumsal ele geçirilme olarak tanımlanan olgu, bir kurumun görünürde kendi amaçları doğrultusunda faaliyet gösterirken karar alma süreçlerinde farklı çıkar merkezlerinin etkisi altına girmesidir. Asıl tehlike de burada başlamaktadır. Bir kurumun tabelası değişmeden, yöneticileri yerinde dururken, hatta söylemleri aynı kalırken karar alma iradesi başka menfaatlerin hizmetine girebilir. Bu nedenle artık yalnızca insanların söylediklerine değil, aldıkları kararlara, kurdukları ilişkilere ve ortaya koydukları sonuçlara bakmak zorundayız. Vatanseverlik bir kimlik beyanı değil, kamu yararı karşısında verilen ahlaki bir imtihandır.
Bu mesele yalnızca Avrupa’daki Türk toplumunun meselesi değildir. Türkiye’nin siyasi ve idari yapıları da aynı ciddiyetle değerlendirilmelidir. Devletin ve milletin menfaatlerini savunduğunu söyleyen herkesin, uygulamalarıyla bu iddiasını ne ölçüde doğruladığı sorgulanabilmelidir. Çünkü devlet sadakati sloganlarla değil, sorumlulukla; dava bilinci kişisel yakınlıklarla değil, ilkelerle ölçülür. Bugün siyasetin en büyük sorunlarından biri, liyakatin yerini yakınlığın, ehliyetin yerini sadakat görüntüsünün, kurumsal sorumluluğun yerini kişisel hesapların alabilmesidir. Böyle bir ortam yalnızca fırsatçı kişilikleri değil, organize çıkar ağlarını da besler. Devletin gücünü korumanın yolu, kurumları eleştiriden muaf tutmak değildir. Tam tersine, kurumların denetlenebilirliğini ve hesap verebilirliğini güçlendirmektir. Bu nedenle Türkiye’de kamu görevlerine ve stratejik kurumlara yapılacak atamalarda liyakat, mesleki yeterlilik ve etik geçmiş esas alınmalı; çıkar çatışması beyanları, bağımsız denetim mekanizmaları ve düzenli faaliyet raporları kurumsal yönetimin ayrılmaz parçası haline getirilmelidir. Siyasi ve idari sorumluluk taşıyan kişilerin kararları, yalnızca görevde bulundukları dönemde değil, görev sonrasında da hukuki ve kurumsal denetime açık olmalıdır. Devletin güvenliği ile hukukun üstünlüğü birbirinin alternatifi değildir. Güçlü devlet, yanlışları saklayan değil, yanlışların hesabını sorabilen devlettir. Devlet aklı ise kişilere duyulan sınırsız güven üzerine değil, kişilerin değişmesine rağmen ayakta kalabilen sağlam kurumlar üzerine inşa edilir.
Bugün Azerbaycan’da başörtülü öğrencilerin eğitime erişimi etrafında gündeme gelen tartışmalar da aynı tarihsel ve siyasi bilinçle değerlendirilmelidir. Türkiye, 28 Şubat sürecinde başörtüsü üzerinden yürütülen ayrıştırıcı politikaların toplumsal sonuçlarını yaşamış bir ülkedir. Genç kadınların eğitim haklarının sınırlandırıldığı, inanç ile kamusal hayat arasında yapay karşıtlıkların üretildiği o dönem, devlet ile toplum arasındaki güven ilişkisinde derin yaralar bırakmıştır. Türkiye’nin yaşadığı bu tecrübe, yalnızca geçmişte kalmış bir siyasi hadise değil, bütün Türk dünyasının üzerinde düşünmesi gereken tarihsel bir derstir. Azerbaycan’daki güncel uygulamaların kapsamı ve hukuki dayanakları elbette somut biçimde incelenmelidir. Ancak temel ilke açıktır: Bir kız çocuğunun eğitim hakkı, inancı veya kıyafeti üzerinden siyasi bir hesaplaşmanın konusu haline getirilmemelidir. Laiklik, devletin farklı inançlar karşısında tarafsızlığını gerektirir; inançlı vatandaşın kamusal hayattan dışlanmasını değil. Modernleşme, toplumun tarihsel ve manevi değerlerini yok sayarak değil, özgürlükleri ve bilimsel gelişmeyi birlikte güçlendirerek gerçekleşir. Azerbaycan’daki bazı siyasi açıklamaların ve eğitim politikalarının arkasında dış ideolojik etkilerin bulunup bulunmadığı da araştırılmalıdır. Siyonizm dahil uluslararası siyasi akımların ve jeopolitik güç merkezlerinin bölgesel politikalar üzerindeki etkileri, bilimsel ve siyasi incelemenin konusu olabilir. Ancak herhangi bir kararın belirli bir dış yapının yönlendirmesiyle alındığını söyleyebilmek için somut belge ve doğrulanabilir ilişkilere ihtiyaç vardır. Türk dünyasının ihtiyacı, varsayımlarla hareket eden bir siyasi anlayış değil, bağımsız iradeye ve güçlü muhakemeye dayanan bir devlet aklıdır. Azerbaycan’ın egemenliğine saygı duymak, kardeşlik hukukunun gereğidir. Fakat kardeşlik yalnızca başarıları alkışlamak değildir; gerektiğinde tarihsel tecrübeler ışığında birbirimizi uyarmaktır. Bu nedenle Azerbaycan’da eğitim hakkı ve inanç özgürlüğü konusunda açık hukuki güvenceler oluşturulmalı, tartışmalı uygulamalar bağımsız hukuki incelemeye tabi tutulmalı ve eğitim politikalarının hazırlanmasında ailelerin, eğitimcilerin, hukukçuların ve ilgili toplumsal kesimlerin görüşleri dikkate alınmalıdır. Türkiye ile Azerbaycan arasında, geçmişte yaşanan hak ihlallerinden çıkarılan derslerin paylaşılacağı ortak bir eğitim ve temel haklar çalışma mekanizması kurulması da değerlendirilmelidir. Türkiye’nin 28 Şubat’ta ödediği toplumsal bedelleri Azerbaycan’ın yeniden ödemesine gerek yoktur. Tarihten ders almak, geçmişi hatırlamaktan daha büyük bir sorumluluktur.
Bütün bu gelişmelerin merkezinde daha derin bir mesele bulunmaktadır: Toplumsal ahlaki çözülme. Bugün kurumların karşı karşıya kaldığı sorunları yalnızca siyasi rekabetle, örgütsel yapılanmalarla veya dış etkilerle açıklamak yeterli değildir. Liyakatin yerini yakınlığın, doğruluğun yerini menfaatin, sorumluluğun yerini gösterişin aldığı her ortamda kurumsal güven aşınır. Sosyolog Emile Durkheim’ın anomi kavramıyla açıkladığı toplumsal normların zayıflaması, yalnızca bireysel davranışları değil, kurumların meşruiyetini de tehdit eder. İbn Haldun’un asabiyet kavramıyla üzerinde durduğu toplumsal dayanışma ise bize devletlerin yalnızca idari mekanizmalarla değil, ortak sorumluluk ve aidiyet bilinciyle ayakta kalabildiğini hatırlatır. Bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: Biz gerçekten değerlerimizi mi savunuyoruz, yoksa değerlerimizi kişisel menfaatlerimizin arkasına mı saklıyoruz? Ahlakın yalnızca kürsülerde konuşulduğu, fakat karar alma süreçlerinde karşılık bulmadığı bir düzende en güçlü siyasi söylemler bile zamanla inandırıcılığını kaybeder. Bir toplumun çürümesi, yalnızca yanlışların çoğalmasıyla başlamaz. Asıl çürüme, yanlışın normalleştiği, doğruyu söyleyenin dışlandığı ve suskunluğun sadakat olarak ödüllendirildiği yerde başlar. Bu nedenle siyasi ve toplumsal yenilenmenin merkezine yeniden ahlaki tutarlılığı, adaleti ve liyakati yerleştirmek zorundayız. Eğitim kurumlarından siyasi teşkilatlara, kamu yönetiminden sivil toplum kuruluşlarına kadar her alanda etik ilkeler yalnızca yazılı metinlerde kalmamalı, uygulanabilir denetim ve yaptırım mekanizmalarıyla desteklenmelidir.
Buradan hem Ankara’ya hem de Avrupa’daki Türk toplumunun temsil kurumlarına açık bir çağrıda bulunmak istiyorum. Avrupa Türklerine yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan bir seçmen kitlesi, ekonomik kaynak veya nostaljik bir gurbetçi topluluğu olarak bakılması artık kabul edilebilir değildir. Avrupa’daki Türk toplumu, yaşadığı ülkelerin demokratik ve toplumsal hayatının asli unsuru, Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkilerin önemli bir aktörüdür. Bu toplumu yalnızca uzaktan değerlendiren, sorunlarını yeterince dinlemeyen ve temsil meselesini dar çevrelerin inisiyatifine bırakan yaklaşımlar yeniden gözden geçirilmelidir. Ankara, Avrupa’daki Türk toplumuyla ilişkilerinde daha kapsayıcı, kurumsal ve uzun vadeli bir strateji geliştirmelidir. Bunun için yurt dışındaki Türk toplumunun eğitim, siyaset, ekonomi, hukuk ve sivil toplum alanlarındaki temsilcilerinin katılımıyla düzenli çalışan, tavsiye kararları kamuoyuna açık olan bir Yurt Dışı Türk Toplumu İstişare Meclisi oluşturulmasını öneriyorum. Bu yapı herhangi bir siyasi görüşün veya belirli kuruluşların hakimiyetinde olmamalı; farklı toplumsal kesimlerin liyakat, tecrübe ve temsil gücü esas alınarak katıldığı bağımsız bir istişare zemini olmalıdır. Aynı zamanda Avrupa’daki Türk sivil toplum kuruluşları, kendi içlerinde ciddi bir kurumsal yenilenme sürecini başlatmalıdır. Kamu desteği alan kuruluşlarda mali şeffaflık, bağımsız denetim ve yıllık faaliyet raporları açık standartlara bağlanmalı; bütün kuruluşlarda etik ilkeler, çıkar çatışması beyanları, demokratik seçimler ve makul görev süresi sınırları teşvik edilmelidir. Bu standartları izlemek ve iyi uygulamaları yaygınlaştırmak amacıyla, hukuki yetki sınırları açıkça belirlenmiş, bağımsız ve çoğulcu bir Yurt Dışı Türk Toplumu Kurumsal Etik ve Şeffaflık Platformu kurulabilir. Böyle bir mekanizmanın amacı kurumları baskı altına almak değil, toplumun güvenini güçlendirmek olmalıdır. Çünkü temsil yetkisi, bir kez elde edilip süresiz kullanılan kişisel bir imtiyaz değildir. Temsil, her gün yeniden hak edilmesi gereken toplumsal bir emanettir.
Ancak artık yalnızca sorunları teşhis etmekle yetinemeyiz. Türkiye’de kamu yönetimi ve siyasi kurumlar için ölçülebilir liyakat ve hesap verebilirlik standartları oluşturulmalı; Avrupa’daki Türk toplumunun temsil mekanizmaları şeffaflaştırılmalı; Azerbaycan’da eğitim hakkı ve inanç özgürlüğü konusundaki tartışmalar hukuki güvence ve toplumsal uzlaşı temelinde ele alınmalıdır. Bu hedefler için somut bir uygulama takvimi ortaya konulmalıdır. İlk altı ay içerisinde ilgili kurumların, hukukçuların, akademisyenlerin ve toplum temsilcilerinin katılımıyla ortak değerlendirme toplantıları düzenlenebilir; bir yıl içerisinde kurumsal şeffaflık, etik yönetim ve temel hakların korunmasına ilişkin kamuoyuna açık ilerleme raporları hazırlanabilir. Türkiye ile Azerbaycan arasında eğitim özgürlüğü ve kurumsal yönetim tecrübelerinin paylaşılmasına yönelik düzenli bir çalışma programı başlatılabilir. Avrupa’daki Türk toplumunun gençlerinin siyaset, kamu yönetimi, hukuk ve sivil toplum alanlarında yetişmesini sağlayacak bağımsız liderlik ve eğitim programları desteklenebilir. Çünkü geleceği yalnızca bugünün yöneticilerine emanet edemeyiz. Geleceği taşıyacak yeni nesilleri de bilgiyle, ahlakla, tarih bilinciyle ve sorumluluk duygusuyla yetiştirmek zorundayız. İhtiyacımız olan şey yeni makamlar dağıtmak değil, yeni bir yönetim ahlakı inşa etmektir. Yeni sloganlar üretmek değil, söylenen sözün gereğini yerine getirmektir.
Artık Türkiye’nin, Azerbaycan’ın ve Avrupa’daki Türk toplumunun ortak tecrübelerini daha güçlü bir tarihsel bilinçle değerlendirme zamanı gelmiştir. 15 Temmuz’un ortaya koyduğu örgütsel yapılanma tehlikesi, 28 Şubat’ın bıraktığı özgürlük ve hukuk dersleri, Avrupa’daki Türk toplumunun kurumsal temsil sorunları ve giderek derinleşen ahlaki tartışmalar birbirinden tamamen bağımsız meseleler değildir. Hepsi bize aynı hakikati hatırlatmaktadır: Devletin gücü yalnızca kurumlarının büyüklüğünde değil, adaletinde; milletin gücü yalnızca nüfusunda değil, dayanışmasında; siyasi liderliğin gücü ise yalnızca hitabetinde değil, sorumluluk üstlenme cesaretindedir. Artık herkesin kendi bulunduğu makamdan, temsil ettiği kurumdan ve taşıdığı sorumluluktan başlayarak ciddi bir muhasebe yapması gerekmektedir. Bu muhasebe bir tasfiye veya hesaplaşma arayışına değil, hukuka dayalı kurumsal yenilenmeye dönüşmelidir. Çünkü gerçek uyanış, insanları delilsiz suçlayarak, toplumu yeni kamplara ayırarak veya her sorunun arkasında görünmeyen bir düşman arayarak gerçekleşmez. Gerçek uyanış; tarihini bilen, hukukuna sahip çıkan, kurumlarını sorgulayabilen, inanç özgürlüğünü koruyan ve ahlaki sorumluluktan kaçmayan bir toplum iradesiyle mümkündür. Bizim ihtiyacımız olan, korkular üzerine kurulu bir siyaset değil, ilkeler üzerine yükselen bir devlet anlayışıdır. Türk dünyasının geleceğini belirleyecek olan yalnızca ekonomik büyüklük, askeri kapasite veya diplomatik ilişkiler değildir. Asıl belirleyici unsur, sahip olduğumuz değerleri ne ölçüde adaletli, tutarlı ve güçlü kurumlarla yaşatabildiğimiz olacaktır.
Artık suskunluğun değil, sorumluluğun; kişisel hesapların değil, ortak geleceğin; kör sadakatin değil, ahlaki cesaretin zamanı gelmiştir. Unutulmamalıdır ki tarih, yalnızca milletlerin karşı karşıya kaldığı tehlikeleri değil, o tehlikeler karşısında yöneticilerinin, aydınlarının ve toplum temsilcilerinin nasıl bir duruş sergilediğini de kaydeder. Çünkü devletleri ayakta tutan yalnızca güçlü kurumlar değil, o kurumlara ruh veren adalet ve ahlaktır. Bir milletin geleceği ise tehlikeyi ilk görenlerin değil, gördüğü yanlış karşısında sorumluluk üstlenme cesareti gösterenlerin omuzlarında yükselir ve artık mesele kimin konuştuğu değil, kimin gereğini yapacağıdır.